Doğu Akdeniz’deki Enerji Rezervleri ve Kıbrıs’ın Konumu

Ata Atun

 

“Stratejik Gündem Paneller Dizisi”

I. PANEL

“Doğu Akdeniz’deki Enerji Rezervleri ve Kıbrıs’ın Konumu”

28 Ocak 2008 tarihli toplantı tutanağı

* Kıbrıs Türk Ticaret Odası *

 

 

Prof. Dr. ATA ATUN

Yakın Doğu Üniversitesi

 

Kıbrıs adasının Gerçekleri

 

Kıbrıs’ın gerçeklerini konuşmamız gerekir. Bu Kıbrıs’ın gerçeklerinde Güney Kıbrıs’la KKTC’nin karşılaştırması var, burada nüfus karşılaştırmaları, gayri safi milli hasıla var, kişi başına düşen milli gelir, büyüme, enflasyon, işsizlik, turizm, eğitim, silahlanma ve yerleşik iddiaları.

 

Bunlar iki devletin karşılaştırma bilgileri ve Kıbrıs’ın gerçeklerine biraz daha devam edersek, bunlar ileriki politikalarda çok etkin olan bilgiler, çok etkin olan veriler. Burada Rum tarafı hep protesto eder bizi ve der ki Kıbrıs’ın Kuzeyinde Türkiye’den gelen taşıma nüfus var. Hiç bir zaman kendisinde olan nüfusu dile getirmez. Bakın 60 ile 70 bin arası Pontus Rumları var. Daha üç gün evvel hatırlarsanız Baf’taki Pontuslu Rumların lideri, “yaklaşık 20 bin kişi yaşıyor Bafta, ve bizim haklarımız korunmamaktadır, bize haklar verilmemektedir,” demiştir ve Kıbrıs’ın Güneyinde deminde gördüğünüz gibi 230 bin adet yerleşik nüfus dediğimiz Kıbrıslı Rum olmayan ama Güney Kıbrıs’ta yaşayan çeşitli ırktan insanlar var ve Kıbrıs’ın stratejik önemi.

 

Baf Andreas Papandreu Havaalanı

 

Gerek Ali Hocam, gerek Sertaç Bey bahsetmişti bu Agratur ve Dikelya Üslerinden. Burada iki tane İngiliz Üssü, Güney Kıbrıs ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi var. Fransa devreye girmek istemektedir. Çünkü Fransa devre dışı bırakılmıştır Orta Doğuda. Bu yüzden de Andreas Papandreu hava alanında Güney Kıbrıs Rum Yönetimi Fransa ile ortak kullanım, subaylarının eğitim, silahlarının alımı şeklinde bir anlaşma yapmıştır ve petrol yataklarının bulunduğu bildirilmektedir. Aslında bana göre bu siyasi bir oyundur.

 Türkiye Cumhuriyetinin 1958 birazdan göreceğiz, 1958 Cenevre Anlaşması ile kabul ettiği, altına imza attığı münhasır ekonomik bölge ile ilgili elde ettiği haklarını çiğnemektir bana göre. Bu gördüğümüz harita Bakü Tiftis Ceyhan musluğunun olduğu yerdir.

 

 

Bakü-Tiflis-Ceyhan hattı çıkış yeri

 

Burada 50 milyon ton, hocamın da söylediği gibi Bakü Tiftisten 50 milyon ton Ceyhan hattından, 50 milyon ton da Kerkük Yumurtalık hattından toplam 150 milyon ton bir çıktı kapasitesi vardır. Şimdi bunu İstanbul Boğazı ile kıyaslarsak İstanbul Boğazının da kapasitesi şu anda 150 milyon ton. Kullanılan miktar 143,5 milyon ton. Yani kala kala 6,5 milyon tonluk bir geçiş daha kalabildi. Artık oradan daha fazla petrol geçmesi için iki katlı boğaz olması gerekecek. Bu nedenle Ceyhan’dan Avrupa’ya doğru başka geçiş hatları yok; oradan çıkacak olan petrolün Güneye gideceğini düşünmemiz mümkün değil. Bu haritamız Türkiye’deki sismik haritalar. Bakın siyah olan yerler petrolün olabileceği yeri göstermektedir ve bu kırmızı alanlarda Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığının Araştırma İzni aldığı ve petrollerin olabileceği yerleri gösteren haritamızdır ve aşağıdaki, Güneydeki yerlere daha büyük bakacak olursak Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığının burada araştırma izni alması hiç boşuna değil. Çünkü bir kuyunun başlangıç maliyeti 150 milyon dolar ve bu 150 milyon dolara siz kuyuyu açıyorsunuz, eğer musluğundan petrol akarsa siz petrol var diyorsunuz. Bir kuyu açmak marifet değil, kuyudan petrolün akması marifet, bu da çok pahalı.

Annan Planına geri dönelim. Annan Planında hatırlarsanız YeniErenköy’den Dipkarpaz’a kadar olan bölge Otonom bir bölgeydi. Niçin otonom bir bölgeydi orası? Niye Rumlar oraya sınırsız nüfus, yani orada doğanların ve orada doğanların çocuklarının gelebileceği sınırsız sayıdaki nüfus aktarımını istemişti.

 

Annan Planında Rumlara verilmesi öngörülen Otonom Rum Bölgesi

 

İşte bu petrol yatakları ve petrol haklarını elde edebilmek içindi bu. İskenderun körfezindeki petrollerin, olası petrollerin haklarına sahip olabilmek içindi ve burada da göreceğiniz gibi Amerika Birleşik Devletlerinin ve diğer ülkelerin özellikle Kıbrıs’ta, Kıbrıs çevresinde, İskenderun Körfezinde Türkiye ile Kıbrıs arasındaki yataklarda gerçekten gözleri var. Şimdi burada istenen ne? Türkiye’yi bu rezervlerin uzağında tutabilmek istiyorlar. Başlatmış oldukları çalışmalara uluslararası hukuk kılıfını uydurmaya çalışıyorlar. 1958 ve 1983 Cenevre ve Deniz Hukuku Konferanslarıyla. Bakın İngiliz Üssü’nün karşısında, Dikelya’nın karşısında petrol ve gaz yatakları hakkı var ve Ali Bey özellikle daha İngilizler üslerinin kıta sahanlığı konusunda herhangi bir şey ortaya atmadıklarını söyledi. Pusuya yatmış bekliyorlar. Eğer çıkarsa illa ki isteyecekler. Çünkü Ağrotur (Akrotiri) ve Dikelya. Eğer CIA’nın sayfasını açarsanız ve orada devletlerin sıralamasına bakarsanız Akrotiri Devlet olarak tanımlamaktadır. Aynen hocamızın söylediği gibi üç tane egemenlik vardır Kıbrıs’ta. Bunun biri İngilizlere ait tanınmış, kendine ait FIR hattı olan, uçuş hattı olan adeta küçük bir devlettir Akrotiri.

 

Rumların açıkladığı Münhasır Ekonomik Bölge Haritası

 

Güney Kıbrıs Rum Yönetimince çizilmiş orijinal bir haritaya bakalım, basına sızdırılan petrol arama faaliyetleri ile ilgili harita. Sarı ile çizilmiş yerin üstünde münhasır ekonomik bölge yazıyordu ve bu da Sertaç Hocamın da gösterdiği gibi maviler Güney Kıbrıs’ın ilan ettiği petrol arama bölgeleri, kırmızılar da Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığının ilan ettiği petrol arama bölgeleridir ve birbirleri ile üst üste çatışma bölgeleri vardır. İşte bunlar ekonomik, münhasır ekonomik bölge tanımlarından, Türkiye’nin 1958’de Cenevre Anlaşmasına imza atmasını, Türkiye o dönemde bir şekilde evet madem kıtaların, ana karaların, kıta sahanlıkları var, ben bu anlaşmaya imza atmakla bu hakları elde ediyorum, şeklinde düşünmüş olması gerekir. Çünkü 58’in ortalarında yapılan bu konferanstan sonra 60 yılında 27 Mayıs’ta ihtilalin olması, ondan sonra Türkiye Cumhuriyetinin tekrar bir kuruluş aşamasına girmesi, Anayasaların yapılması bu anlaşmanın münhasır ekonomik bölgenin ilan edilmesini maalesef geciktirmiş. Türkiye’de ilan etmediği için bir yerde sanki hak sahibi değilmiş gibi gözüküyor.

 

Ama 1958 Cenevre Anlaşmasına imza atmış olması bence bu hakkını doğurmaktadır. 1983 Üçüncü Deniz Hukuku Konferansına ise imza atmamıştır Türkiye Cumhuriyeti. Niçin imza atmamıştır? Bu bakın 58’e göre Türkiye’nin kara sularını göstermektedir, kara suları değil münhasır ekonomik bölgesini göstermektedir ve 1982 Üçüncü Deniz Hukuku adalara kıta sahanlığı hakkı verdiği için Türkiye bunu kabul etmemiş ve imzalamamıştır. Eğer imzalamış olsaydı bakın Türkiye’nin buradaki münhasır ekonomik bölgesi bu kırmızı ile gösterdiğim küçücük kısım olacaktı. Çünkü Yunanistan’ın iddiası Rodos’tan Arnavut hududunu birleştiren hattı kendi hududu yani, Yunanistan ve Kıbrıs’ın birleşik hududu olduğu yönündedir. Ekonomik, stratejik, ekonomik işbirliği anlaşmasına göre bir silahlanma anlaşması yapmıştı bunları hatırlarsanız 1980’li yıllarda.

 

 

 

 

 

 

1958 Cenevre Deniz Hukuku Konferansına göre Türkiye Cumhuriyeti’nin Münhasır

Ekonomik Bölge Haritası

 

O anlaşmaya göre çizdikleri haritaydı ve bakın Arnavut burnundan Rodos’a kadar gitmekte ve orayı ikisinin birleşik savunma hattı olarak ilan etmektedir. Eğer Türkiye Cumhuriyeti bu 1982’deki Üçüncü Deniz Hukuku Konferansını imzalamış olsaydı Ege’den tamamen kopmuş ve Ege Adalarının kıta sahanlıklarını kabul etmiş olacaktı.

 

Bu da eğer o anlaşmaya imza atmış olsaydı gördüğünüz gibi Kıbrıs Rum Cumhuriyeti’ni veya Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin münhasır ekonomik bölgesinin ekonomik bölge haklarını göstermekteydi o sınırların içindeki mavi çizgiler. Şimdi her iki haritayı, yanı Rumların açıkladığı petrol arama ve münhasır ekonomik bölge haritasını bir tarafa ve 82 haritasını bir kenara koyarsak bakın ikisi de üst üste aynen çakışmaktadır. Tabii sol tarafı çizmedim ben. Burada gördüğünüz gibi Rumların asıl hedefi şu bölgede, daha doğrusu KKTC’nin Kuzey sularında sinsice hak iddia etmektir. Asıl hedefleri bana göre siyasi kazanım hedefleri budur.

 

Rumların Münhasır Ekonomik Bölge adı altındaki siyasi hedefleri

 

Yoksa bu bölgelerdeki petrol çıkarımı o kadar pahalıdır ki şu anda Meksika Körfezinde sadece denizde 1898 metrede fizibıl, ekonomik olan bir petrol çıkarılmaktadır. Buradaki derinlikler ortalama 3 bin metre civarındadır. Rumların petrol araması için izin verdiği yerlerde. Bu yüzden daha fazla bu hareketin ben siyasi amaçlı olduğunu düşünmekteyim.

 

Önce KKTC’nin sularına ve haklarına el koymak arkasından Türkiye’yi de Doğu Akdeniz’den tamamen izole etmek ve hocalarımızın da söylediği gibi Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Yunanistan müştereken bizim sahilimiz var ama ana denizlere açılacak çıktımızın olmayacağı bir konuma sokmanın peşinde koşmaktadırlar.

 

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin ulusal politikasına göre, niçin bu şekilde davrandığını gayet iyi görmekteyiz burada. Rumların ulusal politikalarında bir kere istedikleri şudur; Adadaki Türkleri, Kıbrıs Cumhuriyeti’nde koruma altına alınmış azınlık statüsüne indirgemek istemektedirler. Siz bakmayın Hristofyas’ın veya Gatsolides’in ben seçilirsem ortak bir Cumhuriyet kurarız, federasyon kurarız Türkler eşit kurucu olur. Bunlar açıkçası hikayedir, böyle bir şey hiçbir zaman olmayacak. Asıl hedefleri bizleri azınlık durumuna sokmak, Üniter bir Kıbrıs Rum Devleti kurmak ve Türk askerinin adadan gitmesini istemek, Türkiye Cumhuriyetinin de garantörlüğünü yok etmektir. Ana hedefleri ulusal konseylerinin çizdikleri hedef aynen bu şekildedir ve KKTC’ye uygulanan izolasyonlara da bakarsak burada Cumhurbaşkanımız var ve daha yeni yeni Cumhurbaşkanı sıfatı ile bazı yerlere davet edilmektedir ama bundan evvel hep Türk toplumunun liderleri olarak çağrılmaktaydı. Meclis Başkanımız hiçbir zaman Meclis Başkanı olarak çağrılmamaktaydı. Başbakan hiçbir zaman Başbakan olarak çağrılmamaktaydı ve bunlar da kendilerinin işte sürdürdükleri izolasyonlar ve izolasyonların bir parçasıydı. Daha yeni yeni akademik olarak Bologna süreci içinde İngiltere’nin Türkiye ile imzaladığı işbirliği anlaşmasında bunun tutanaklarında İskoçya da mevcut üniversiteler İngiltere’den bağımsız olarak Bologna sürecinin içindedir. Türkiye ve KKTC’deki üniversitelerde bu şekilde olabilir gibi girişimler daha çok yeni başlamıştır ve bu şekildeki gelişmelerde daha yeni yeni devam etmektedir.

 

Şimdi izolasyonların tekrar devamına bakarsak 24 Nisan 2004 tarihinde kabul edilen Doğrudan Ticaret Tüzüğü, aynı tarihte kabul edilen Mali Yardım Tüzüğü ve 29 Nisan’da kabul edilen Avrupa Birliği Kıbrıs Tüzükleri bunlar bir yerde izolasyonları azaltmak için çıkarılmış olmasına rağmen Rumların 1 Mayıs 2004’te Avrupa Birliğine girmesi ile komisyonlardan tam olarak bilinçli bir şekilde yer almaları ile hatırlarsanız Yunanistan’ın sağcı bir partinin Başkanı olan Karacaferis özellikle yüksek temas grubu içinde yer almak istemiş ve yüksek temas grubunun aldığı tüm kararlara da şerh koymuştur. Yüksek temas grubu AB ile Kıbrıs Türkleri arasındaki diyalogu geliştirmek için de özellikle görev alıp bunları sabote etmeye çalışmaktadırlar. Gerçekten de Rumlar elden geldiğince bu sıkıntıları çıkarmaya çalışmaktadırlar. Bakın, Doğrudan Ticaret Tüzüğü içinde Maraş’ın iadesi var. Maraş’ın iadesi ile Doğrudan Ticaret Tüzüğünün uzaktan yakından hiçbir ilgisi yok. Hatta geçen iki hafta evvel komisyon raporunda,

 

Avrupa Birliği komisyon raporunda Maraş’ın görüşmelerde yer almayacağı görüşmeler bittikten sonra kapsamlı çözümün bir parçası olduğuna dair raporda maddeler vardı ve Cuma günü Avrupa Birliğinde Rum ve Yunanlı Parlamenterlerin yaptıkları itirazdan sonra bu cümle çıkarıldı ve Olli Rehn’a de bayağı bir saldırı yapılmıştı. Bu yüzden bu Doğrudan Ticaret Tüzüğünün ve Mali Yardım Tüzüklerinin çalışmaması için elden geleni Rumlar yapmaktadır. Hedefleri Kuzeyi ele geçirmeye çalışmakta ve Doğrudan Ticaret Tüzüğünde Avrupa Birliği 133’üncü, anlaşmasının 130’uncu anlaşmasına sokarak oybirliği değil, oyçokluğuna göre karar almaya çalışırken Rum Hükümeti de bunu pasifize etmek için elinden gelenini yapmaktadır. Aynı şekilde de Mali Yardım Tüzüğü vardır, Mali Yardım Tüzüğünde de hepinizin bildiği, hepinizin hatırlayacağı gibi daha giriş bölümündeki ana maddelere geçmeden tanım maddelerinin en sonuncusu ne der? Der ki, Kıbrıs tümü ile Avrupa Birliği toprağıdır. Fakat Kıbrıs’ın Kuzeyinde şimdilik, Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin hükümranlığı, egemenliği geçmemektedir. Bu yüzden müktesebatta geçerli değildir demektedir. Yani Adanın tümünü Rumların idaresi altında kabul etmekte ama şimdilik KKTC’den dolayı da bunun olmadığını söylemektedir.

 

Rumların Ulusal Politikaları

 

Mali Yardım sizinde gördüğünüz rakamlar gibi önümüzdeki 5 sene içinde verilecek olan 259 milyon Euroyu veya Avroyu iki üç mislini Türkiye Cumhuriyeti her yıl vermektedir KKTC’mize. Bu çok da mühim, kabul edilebilen bir şey değildir. Ban Ki Moon’un unfisi içine koyduğu izolasyonların kaldırılması teklifi bile Rusya’nın baskısı sonucu, Moon gelip Güneyde konuştuktan sonra Rumlar New York’a gidip baskı yaparak geri çektirmeyi, pasifize ettirmeyi başarmışlardır.

 

Gelelim 2008’de neler olabilir? Bunların hep kökeninde enerji ve siyasi var. Burada her zaman olduğu gibi bir plan masaya konacak, bir barış çağrısı yapılacak. Türkiye Cumhuriyeti yapılacak olan çağrıya ben varım demiştir. Şu anda ortam benim için uygundur derken halen daha Rum tarafından böyle bir onay gelmemiştir 17 Şubat, 24 Şubat Seçimleri beklenmektedir. Seçimden sonra ise illa ki onlarında masaya oturup bir görüşme çağrısı, görüşmeye katılması istenmektedir. Tabii şöyle veya böyle bu görüşmelerin sonucunda Rum tarafına iki sonuç gösterilmektedir açıkça. Bir tanesi ya Uniter bir Federal Devlettir. Burada Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumlar eşit seviyede siyasi eşitliği olan politik kurucular olacaktır veya bu olmazsa iki ayrı devlet artık işleme girecektir ve biz Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni adı ne olursa olsun Avrupa Birliği’ne alınacağız; ondan sonra adadaki birleşme adadaki komşuluk ilişkilerinin gelişmesi Avrupa Birliği içinde olacaktır şeklinde de şu anda bir gayri resmi yaklaşımları var.

 

Kıbrıs’ta ayrılık kaçınılmazdır

 

Bu 2009 çok kritik bir yıl olacak, çünkü 2008’in getirdiği hazırlıkların sonucu 2009’a sarkacak ve son derece kritik bir yıl olacak 2009. Gerçekten burada Kıbrıs’ın geleceği kesin kez belli olacak. Ya federal bir yapı Annan’da öngörüldüğü gibi, ya da iki ayrı devlet.

 

Şimdi limanların açılması konusunda Ali Bey gayet güzel izahat yaptı, fakat Türkiye’nin burada kendi içine düşebileceği çelişkiler var. Özellikle ek protokol Avrupa Parlamentosunun istediği gibi deklarasyon olmaksızın Türkiye Büyük Millet Meclisine getirilmesi halinde büyük ihtimalle onaylanmayacak ve bu durum müzakerelerin kesilmesinin, yani krizin başlangıç noktasını oluşturacak. Şimdi ek protokolün uygulanması liman ve havaalanlarının açılması ise Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin uluslararası toplumun kabul ettiği şekilde Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanınmasına yol açacak. Eğer önümüze iki tane hırsız gelirse biri bir kibrit çalmışsa, biri de bir kasayı açıp soymuşsa kibrit çalana vereceğiniz ceza ile kasayı açana vereceğiniz ceza arasında hiç fark yoktur. Bu yüzden açılacak olan suç ortada aynı suçtur, büyüklüğü hiç mühim değildir. Bu nedenle de bir limanın açılması ile 15 limanın açılması arasında Türkiye’de hiçbir fark yoktur. Bir limanın açılması son derece tehlikelidir. Çünkü bırakın gemilere işlemlerin yapılması o geminin getirdiği evrakların bir yerde tasdik edilmesi, gemici cüzdanlarının tasdik edilmesi, gemi evraklarının tasdik edilmesi için o ülkede bir konsolosluk olması gerekmektedir. En azından bayrağı taşıyan ülkenin temsilcisi olması gerekmektedir. Eğer siz orda bir temsilci açacaksanız adını ne isterseniz koyun, ister konsolosluk olsun, ister iletişim bürosu olsun, ister büyükelçilik olsun bu birinci derecede tanımak demektir. Yani bunun hiçbir alternatifi yoktur. Kıbrıs hızla bölünmeye doğru gitmektedir. Sertaç Hocamla hem fikirim bu konuda. İki bölgeli, iki halklı güçlü bir merkezi hükümet Federal Kıbrıs düşüncesinden artık iki bölgeli, iki halklı yan yana iki devlet fikri oluşmuştur. O altta gördüğünüz bayrak 2004’te kabul edilen, Annan görüşmelerinde kabul edilen Birleşik Kıbrıs Cumhuriyetinin bayrağıydı. Artık öyle bir şey tabii ki yok.

 

Annan Planında kabul edilen Federal Kıbrıs Cumhuriyeti Bayrağı

 

Şimdi ayrılık kesinlikle kaçınılmaz bir olgudur. 2007 yılının Ekim ayı ile bu içinde bulunduğumuz ay arasında yapılan üç tane kamuoyu yoklamasında, ki bunlar Rum tarafında yapılan kamuoyu yoklaması, bunlar da bu kamuoyu yoklamalarında da iki ayrı devlete olan sempati daha çok ortaya çıkmıştır. Uniter olarak yaşamanın isteği yüzde 30’lardayken iki ayrı devlette yaşamanın isteği yüzde 86’lara kadar çıkmıştır.

 

Burada genel sonuca bakarsak eğer Rum halkını tanıyorsak, Rum halkını biliyorsak ki biliyoruz asla Türk askerinin Adada olmasını istemiyorlar. Asla Türkiye’nin garantisinin olmasını istemiyorlar.

 

Biz ise Türkiyesiz, Türkiye’nin garantisi olmaksızın ve Türk askerinin bulunmadığı bir Kuzey Kıbrıs istemiyoruz. İlla ki Türkiye’miz yanımızda olmalı, illa ki Türkiye’nin garantisi olmalı, illa ki asker de bizimle beraber olmalı.

 

Bu kırmızı çizgilerimizin arasında büyük farklar var. Bu nedenle de hiçbir zaman kabul edilebilir, sürdürülebilir bir anlaşmanın olması mümkün değil. Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.