Hristofyas-Talat Dönemi Kıbrıs Sorununa Çözüm Getirebilir mi

Ata Atun

 

 

HRİSTOFYAS-TALAT DÖNEMİ KIBRIS SORUNUNA ÇÖZÜM GETİREBİLİR Mİ?

Türkiye Emekli Subaylar Derneği Stratejik araştırmalar Merkezi, TESSAM

Kıbrıs’ın Geleceği Sermpozyumu,

12 Şubat 2008

İstanbul, Türkiye

 

 

Prof. Dr. Ata ATUN

 

 

2003-2008 yılları arasında Tassos Papadopoulos'un sürdürdüğü "uzun vadeli çözüm" politikası aslında Makarios'un 1963-1967 yılları arasında uyguladığı politikadır. 

 

Makarios Akritas planının uygulanamayacağını ve silah zoru ile adanın tümü üzerinde egemenlik kuramayacağını anlayınca taktik değiştirmiş ve 1968 yılında "arzulanan değil mümkün olan çözüm"e yönelerek  "uzun vadeli çözüm" siyasetini uygulamaya koymuştu.

Düşüncesi şu temele dayanıyordu : "Artık hükümet bizim tekelimizdedir. Türk bakanlar yok. Kıb­rıslı Türkler, Kıbrıs Cumhuriyetinin sadece %5'inde yaşıyorlar. Kıbrıs Cum­huriyeti biziz. Böyle devam edersek ve Kıbrıs sorununu bitirmezsek -baş­kalarının bize dayatmaya çalıştığı 'kötü çözümleri' engellemek şartıyla hayallerimizi gerçekleştirebiliriz. Ya Yunanistan'la Enosis yapacağız ya da Kıbrıslı Türklerin azınlık olacağı bir Kıbrıs Rum devletine sahip olacağız. Türkiye bir gün uçurumun kenarında bulunacak, biz de onu aşağı iteceğiz" diyordu.

 

Adada tanınmış tek devleti yaşatmak ve sürdürmek doktrini bu şekilde başladı.

Papadopoulos'un izlediği politikayla Makarios'un 1974 öncesi izlediği politika arasında benzerlikler var. İkisinde de "kötü çözümlerden kaçınalım ve yeni fırsatların oluşmasını bekleyelim" mantığı söz konusu.

 

 Papadopulos’un politik yaşamının kaderini belirleyen 24 Nisan 2004 Referandumunun üzerinden daha 4 yıl bile geçmeden, “Hayır” oylarının bedeli Papadopulos’a çok ağır ödetildi.

EOKA ve AKRITAS yapılanması içinde kod adı Defkalion olan yılların aşırı sağcı politikacısı Papadopulos, son seçimlerde 24 Nisan 2004 Annan Planı referandumunun bedelini ödeyerek seçimi kaybetti ama politikadan çekilmemek de için var gücü ile direniyor.

 

1.ci turun hemen sonrasında gerek 2'nci tura kalan Dimitris Hristofyas'ı aday çıkaran AKEL, gerekse de 1'inci turu en önde tamamlayan Ioannis Kasulidis'i aday gösteren DISY, parti bazında destek alabilmek için Papadopulos'un DIKO'su ile sıkı bir pazarlığa girdiler.

 

AKEL Papadopulos’a, Gambari sürecine sadık kalmayı, Annan Planı benzeri planları reddetmeyi, adada AB garantisi ve BM parametreleri içinde iki toplumlu, iki bölgeli Federal bir yapılanma için mücadele vereceğini ve Yunanistan ile uyum ve işbirliğini arttıracağına taahhüt eden yazılı bir metin verdi ve 24 Nisan 2004 Annan referandumunda, sadece 2 gece evvel “Hayır”a dönüştürdüğü % 38'lik oylarının da diyetini isteyerek DIKO’nun desteği ile seçimi kazandı.

 

Hristofyas’ın ilkeleri içinde, Kıbrıs sorununun özünün “işgal ve istila” olduğunun anlaşılması için uluslararası toplumun, Rum tarafının tezleri konusunda bilgilendirilmesi, Kıbrıs sorununun çözüm ilkelerinde, yani Annan benzeri bir plan gelirse mevcut koşullardan herhangi bir indirim yapmamak, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını ve askersizleştirilmesini sağlamak, yabancı garantörlerin yani Türkiye’nin tek taraflı müdahalede bulunma hakkının ortadan kaldırılması için çalışmak, Rum göçmenlerin kuzeydeki mallarına geri dönüş hakkının garanti altına alınmasını sağlamak, kolonizasyona son vermek yani Türkiye’den gelen soydaşlarımızın geri gönderilmesi ve üniter Rum devletini faaliyete geçirebilmek için ekonominin ve kurumların yeniden birleştirilmesi taahhütleri var.

 

Yeni Cumhurbaşkanı Dimitris Hristofyas’ın Kıbrıs sorununun çözümü yolunda yeni kapılar açabileceği, yeni stratejiler belirleyebileceği hâkim birçok kişinin aklında.

Gerçekte Kıbrıs sorunu ile ilgili tüm ipler onun elinde mi?  

 

 “Tarihini bilmeyen geleceğini belirleyemez” sözünden yola çıkarak, seçimi kazananın seçim meydanlarında neleri söylediğine, neleri vaat ettiğine ve hangi sözleri verdiğine bakarak, sonra da perdelerin arkasında kendisine siyasi destek verenlere neleri vaat ettiğine bakarak bundan sonraki uygulamalarını ve Kıbrıs sorununa yaklaşımını analiz etmek gerekiyor.

Zaten söylediklerinin ve vaat ettiklerinin aksini yapması artık olası bile değil. Hem kendisinin hem de temsil ettiği partinin sonu demek olur böylesi bir uygulama. 

 

Hristofyas’ın uygulayacağı dış politikanın aslında Papadopulos’un son 5 yıldır ve 1960 yılından beri uyguladığı politikadan pek bir farkı olmayacak. Aksi takdirde AKEL hem Kiliseyi karşısına alacak hem de vatan hainliği ile suçlanacak.

1985 yılında, dönemin AKEL Genel sekreteri Ezekias Papayuannu, arkasına politbüroyu alıp Red cephesine karşı çıkıp Glafkos Kliridis ile dayanışma içine girince AKEL’in oyları %30’lara düşmüş siyasetteki sırası da 3.cülüğe inmişti.

Hristofyas kesinlikle böylesi bir hataya bir daha düşmez.

 

Bu seçimler, KKTC ve Türkiye açısından olabilecek en iyi şekilde sonuçlandı. Uzun vadede Türk dış politikası Hristofyas’ın seçimi kazanmasından çok fayda görecek. 

 

Rumlar Yunanistan ile yaptıkları ortak çalışmadan sonra Kıbrıs konusunda, “Ya adanın hepsi, ya da Türkiye’nin zayıf bir anını yakalayan kadar KKTC’yi izolasyonlara boğmak ve Rum tarafının uluslar arası tanınmışlığa devam”  kararını aldılar.

 

KIBRIS’TA YENİ BİR SÜREÇ BAŞLAYABİLECEK Mİ?

 

Hristofyas’, dört buçuk yıl birlikte hükümet ettiği Tasos Papadopulos ile özellikle Annan Planı döneminde birlikte verdikleri çetin mücadeleye sadık kalarak çok yoğun ve derin bir işbirliği yapıyor.

1976’da kurulan AKEL, DIKO, EDEK ve KİLİSE işbirliği, namı diğerle “Red Cephesi”, son 42 yıl içinde inişler ve çıkışlar yaşadı ama kısa bir dönem hariç, dayanışmayı elden hiç bırakmadı.  

 

Bu seçimler, KKTC ve Türkiye açısından olabilecek en iyi şekilde sonuçlandı. Uzun vadede Türk dış politikası, Hristofyas’ın seçimi kazanmasından çok fayda görecek. Türkiye’nin Kıbrıs konusundaki haklılığı bir kez daha ortaya çıkacak ve gerek Türkiye, gerekse de KKTC, daha yapıcı ve sonuçları kendi tezlerine daha yakın kazanımlar elde edecekler. 

 

TALAT ve HRISTOFYAS ANLAŞABİLECEK Mİ?

 

Cumhurbaşkanı Talat, BM genel Sekreterinin adada çözüm havası koklarsa inisiyatif alabileceğini ve Kıbrıs Sorununun da kalıcı bir sonuca ulaşabileceğini düşünüyor. Kısaca “ya çözüm olur, ya da bölünmenin kalıcılaşması iyice sağlamlaşır” fikrine sahip.

Kendisini çözüm isteyen ve birleşmeden yana bir kişi olarak görüyor ve öyle tanımlıyor.

Cumhurbaşkanı Talat programda, Kıbrıs Türk tarafının Kıbrıs sorununun çözümüne ilişkin politikasının belli olduğunu, çözüme temel olarak Annan Planının kabul edildiğini,  bütünlüklü müzakerelere başlamaya hazır olduğunu ve Kıbrıs Türk’ü üzerindeki izolasyonların da ancak bütünlüklü bir çözümün ardından tamamen kaldırılması gerektiğini söyleyerek temel prensiplerini ortaya koydu.

Bu düşüncesi aslında Türkiye hükümetine bir gönderme taşıyor. Türkiye’ye, sakın izolasyonlar kaldırılmadan limanlarını, Kıbrıs Rum bayraklı gemi ve uçaklara açma demek istiyor.

Cumhurbaşkanı Talat, en çok iki, iki buçuk aylık bir hazırlık dönemi sonrasında tam teşekküllü müzakerelerle sorunun 2008 yılı sonuna kadar hadi bilemediniz 2009’un ortalarına kadar, çözümünü istiyor. Belli ki tüm iyi niyetine ve barışçıl düşünce ve çabalarına karşın bu işin incir ipi gibi uzatılması, kendisini çok rahatsız ediyor. 

8 Temmuz BM kökenli Gambari sürecine karşı değil ve bu sürecinin Annan Planı’nın alternatifi olmadığını da vurguluyor.

 

Ben çiçeği burnunda Rum Cumhurbaşkanı Hristofyas’ın, CB Talat gibi iyi niyetli ve iş bitirici düşüncede olabileceğini sanmıyorum. Belki bu günlerde öyle ama kısa bir zaman sonra değişeceği kesin. Hiçte kahin olmaya gerek yok.

 

Çiçeği burnunda Rum Cumhurbaşkanı Hristofyas’ın dün Yunanistan’da yayınlanan Kathimerini ve To Vima isimli gazetelere yaptığı açıklamalar, aklındakilerini ve çözüm yolunda düşündüklerini açıkça ortaya koymaktadır.

“Halktan, taksimi engellemek için yetki aldık, işgale ve kolonizasyona son vermek için Kıbrıs halkıyla birlikte yürüyeceğiz demesi, 20 Temmuz 1974 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetlerinin, 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası, Garantiler Antlaşması madde 4 uyarınca, uluslar arası hukuka ve antlaşmalara uygun olarak, Rumlar tarafından bozulan ve yok edilen 1960 statüsünü tekrar geri getirmek için adaya ayak bastığını kasten unutmuş olduğunu gösteriyor.

 

1966’da AKEL Genel kurulunda alınmış Enosis kararı ile 1967 yılında Rum Meclisinde kabul edilmiş Enosis kararlarını kaldırmaktan hiç bahsetmeyen, düzeni biz bozduk, 1960 anayasasını biz ihlale ettik ve 1 Ocak 1964 yılında da 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’nın geçersiz olduğunu biz ilan ettik diyemeyen Hristofyas, son derece pişkin bir şekilde işgalden bahsetmektedir.

Kendi yönetimleri altında olan Güney Kıbrıs’ta 1963 yılından beri Kolonizasyon yaptıklarını göz ardı eden, şu anda yaklaşık 230,000 tane “Rum Yerleşiği” bulunan Hristofyas, utanmadan Türkiye’den gelen kardeşlerimizin geri gitmesi konusunda ısrarlı olurken, sayıları neredeyse 70 bini bulan Gürcistan’dan gelmiş sözde Pontus’lu Rum yerleşiklerin ve sayıları 100 bini geçmiş Yunanistan’dan gelen yerleşiklerin geri gitmesinden hiç bahsetmemekte.

Dimitris Hristofyas, dünkü açıklamasında Kıbrıs sorununun çözümü çabalarında temel dayanağının Yunanistan olduğunu ve hedefinin de Kıbrıs Rum tarafının Yunanistan ile halen çok sıkı olan ilişkilerini daha da güçlendirmek olduğunu dile getirerek, son sözü kimlerle söyleyebileceğini açıkça ortaya koyuyor.

DIKO ve EDEK’in vesayeti altında olduğunu söylemeyen, Yunanistansız adım atmayacağını da kendisi dile getiren Hristofyas, kısa bir zaman içinde Papadopulos gibi Cumhurbaşkanı Talat’ı muhatap kabul etmemek havalarına gireceğinin işaretlerini de veriyor bu sözleri ile. 

 

HRISTOFYAS’IN BARIŞ OYUNU

 

Daha esas görüşmeler başlamadan, Hristofyas elindeki tüm siyasi gücü ve tanınmış devlet olma avantajını görüşmelerden zaferle çıkmak için seferber etmeye başladı.

 

Tek bir Hedefi var. Kıbrıs Türk halkını, 4 Mart 1964 tarihinde BM Konseyi kararı ile meşruluk kazanmış Kıbrıs Rum Cumhuriyeti adlı “Üniter Rum Devleti” içine azınlık olarak çekmek ve adanın tümüne sahip olmak.

 

Bu amaç doğrultusunda Yunan Hükümeti ile birlikte ve eşzamanlı olarak çaba sarfediyorlar. Yunanistan Dış İşleri Bakanı Bayan Theodora Bakoyanni’nin tam da beklentisi çok yüksek olan Kıbrıs Türk ve Rum liderleri  toplantısından bir gün evvel, Ankara ve Londra’ya mesaj göndermesi ve “Kıbrıs’ın Garantör devletlere gereksinimi yoktur. En güvenli ve büyük garantör Avrupa Birliğidir” demesi bu çalışmanın bir ürünü.

Hristofyas ve Bakoyanni politik oyunu kuralına göre oynuyorlar.

İstedikleri Türkiye’yi tamamen devre dışı bırakmak ve Kıbrıs adası ile ilgili tüm haklarını elinden almak. Türkiye’nin Lozan antlaşmasının 16.cı maddesinden kökenlenen Kıbrıs adası üzerindeki söz sahipliliği ile 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası Ek I. Garantiler Antlaşması Madde 4’e göre elinde tuttuğu müdahale hakkını yok etmek, Garantör devlet statüsünden de çıkarıp atmak.   

 

GÜVENLİK VE GARANTİLER

 

Hristofyas, Türkiye’nin garantörlüğünü ve Kıbrıslı Türklerin güvenliğini tartışmaya açmak için elden geleni yapıyor ve AB’yi de bu konuda devreye sokmaya çalışıyor.

 

Hedefi hemen ve derhal AB’yi devreye sokmak ve birtakım ayak oyunları ile Türkiye’nin 1923 Lozan antlaşması, 1959 Zürih ve Londra Antlaşmalar ve 1960 Kıbrıs Anayasası ile elde ettiği ada üzerindeki garantörlük hakkını ortadan kaldırmak veya en azından sulandırmak. Kıbrıslı Türklerin güvenliğini de AB şemsiyesi altına sokmak.

Hristofyas ısrarla Türkiye’nin Garantörlüğünü, adaya müdahale hakkını ve Kıbrıs Türk Barış Kuvvetlerinin adadaki varlığını istemiyor.

 

Bundan sonra Rumların her türlü oyun bozanlığına, “görüşmelerin kesilmesine  Türkler neden oldu” suçlamalarına, Rum basınında Talat ve Türkiye aleyhine yazılara ve faaliyette olan tüm Rum kuruluşlarının AB ve BM’ye bu konuda yazacakları protesto mektuplarına hazır olmak gerekir. Benim tanıdığım Rumlar, Türkleri suçlamak için böylesi güzel fırsatları her zaman büyük bir ustalıkla yaratırlar.

 

  

BU GÖRÜŞMELER SON FIRSAT MI?

 

Uluslararası İlişkiler Profesörü Panayotis İfestos, 26 Nisan 08 tarihinde Simerini gazetesinde yayınlanan “İki Bölgeliliğe Hayır” başlıklı yazısında İki bölgeli çözüme ‘uyum sağlamamız’ için bizi ‘eğitecekleri’ söyleniyor. Ancak mümkün olan bazı şeyler ve mümkün olmayan bazı şeyler var. Örneğin Kıbrıs halkı etnik köken veya ırk doğrultusunda ikiye ayrılamaz (aynı sebepten dolayı başka hiçbir halk da) ve devlet etnik-ırk açısından oybirliği ile alınan kararlar doğrultusunda yönetilemez. Bu, en kötü düşmanımıza bile temenni etmediğimiz bir sadomazoşizmdir.” diyerek hem çözümden ne kadar uzak olduğunu hem de yaşanan fırsatın hiç farkında olmadığını ortaya koyuyor.

 

DIKO’nun yayın organı olan Fileleftheros gazetesi, 28 Nisan 08 tarihinde “Partenojenez intihardır” başlıklı yorumunda ki bu yazı gazetenin baş editörü tarafından kaleme alınmıştır,  Ankara ve Talat kırmızı çizgileri çektiler ve bu çizgilerin arkasında siper alıyorlar. Gerek yapılan açıklamalardan, gerekse Türk yetkililerin yaptıkları temaslardan, onlara göre başlangıç ve bitiş noktalarının partenojenez olduğu anlaşılmaktadır. Yani yeni düzeni yaratacak olan iki kurucu devlete dayalı bir çözüm… Gerçekte Kıbrıs Cumhuriyeti’nin dağılmasını isteyen Lord D. Hannay’in fikri bilinmektedir. Bu mantığın kabul edilmesi intihar olacaktır.” diyerek hala daha Papadopulos’un “Üniter Rum Devleti” fikrinde ısrarlı olduklarını okuyucularına duyurmaktadır.

 

 

Ve çok değil daha iki gün evvel Hristofyas’ın, “PanKıbrıs Ortaokulu”nda gerçekleştirilen “Kıbrıslılık üretilmesi” ana temalı 4.cü “Uluslararası Kıbrıslılık Konferansı”nın açılışında yaptığı konuşmada, Türk tarafının açıklamalarının, teknik komiteler ve çalışma gruplarının misyonlarını başarmasında uygun havayı yaratmadığını ve Kıbrıs konusunda Türkiye Milli Güvenlik Kurulunun yaptığı açıklama ile Talat’ın bunu tekrarlamasının hoş olmadığını söylemesi, bu “son (!) fırsatın” pek de farkında olmadığının işaretini veriyor.

 

Niye bu dönem yaşananlar, “Son fırsat” olarak tanımlanmaktadır.

Nedenlerden bir tanesi, AKEL’in 2004 referandumunda son dakika değiştirilen bir kararla Kıbrıs Sorununa çözüm getirmeyi amaçlamış olan Annan Planı’na “Hayır” demesine rağmen 1970’den beridir CTP ile dayanışma ve işbirliği içinde bulunmuş olması, Talat ile Hristofyas’ın birbirlerine “Yoldaş” demeleri ve her iki tarafta da söz konusu partilerin iktidarda olmalarıdır. Zaten bu neden kendi başına, her iki liderin diğerlerine kıyasla daha kolay bir şekilde Kıbrıs’ta çözüme yönelik ortak bir yol bulabileceklerini en iyi şekilde açıklamaktadır.

 

Bir başka önemli neden de 18 Nisan 2010 tarihinde yapılacak olan KKTC Cumhurbaşkanlığı seçimlerine sadece 23.5 ay kalmış olmasıdır. Seçim propagandasının 6 ay öncesinden başlayacağı ve bu dönem içinde de bütün görüşmelerin ve önemli kararların buzdolabına konacağı nedeni ile geriye sadece 17.5 ayın kaldığı gerçeğidir. Yani bir buçuk sene gibi bir zaman dilimi.

CTP hükümetinin KKTC’yi içine düşürdüğü ekonomik sıkıntı ve zorlaşan hayat koşulları, Talat’ın bir kez daha seçilme şansını olumsuz etkileyecektir. Dokuz adayın yarıştığı 2005 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde daha ilk turda oyların yüzde 55,6'sını alarak seçilen Talat’ın 2010 seçimlerinde 1.ci turda seçilme şansı, bugünkü perspektife göre çok az.

Son neden ise KKTC Milletvekilliği seçimlerinin, 2006 Eylülünden beridir KKTC Meclisinde ve siyasi hayatında yaşanan sıkıntılar nedeniyle olası bir erken seçim kararıyla  daha evvel yapılmaması durumunda, normal parlamenter takvime göre 21 Şubat 2010 tarihinde yapılacağıdır. CTP hükümetinin 2005-2010 dönemi içinde gösterdiği mali ve politik başarısızlığın, seçimin sonuçlarını olumsuz etkileyeceği ve CTP’nin de bu seçimlerden en büyük parti olarak çıkmayacağı, daha bu günden herkesin diline doladığı bir gerçektir.

Oy kaybına uğramış CTP’nin adayı olarak seçime girecek olan Talat’ın, 2010 Milletvekilliği seçimlerinden iki ay sonra gerçekleşecek olan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, CTP oylarındaki düşüş nedeni ile küçümsenemeyecek bir oy kaybına uğrayacağı da matematiksel ve siyasi bir gerçektir.

 

Talat seçimleri kaybederse, yerine Cumhurbaşkanı seçilecek olan kişi de kesinlikle başka bir partiden, Kıbrıs konusuna farklı pencereden bakan bir partiden olacaktır.

 

2008 Şubat’ı sonrası ele geçen fırsat gerçekten “Son fırsat mı?”. Evet son fırsat.

Son Kullanım Tarihi” de 18 Ekim 2009. Yani bu günden itibaren tamı tamına 18 ay ve 17 gün sonra bitecek.   

 

POLİTİK EŞİTLİK VAR MI?

 

23 Mayıs Cuma günü, Cumhurbaşkanımız Talat ile Rum lider Hristofyas görüştüler.

 

Bu görüşme bence çok önemli ve görüşmelerin kaderinde rol oynayacak “Kilit görüşme” konumunda. Bu toplantıda varılacak mutabakat ile ancak “Doğrudan görüşmeler” yaz dönemi içinde, muhtemelen Haziran ayının ilk haftalarında başlayabilecek ve 2009 yılının en geç Haziran ayına kadar da bitecek.

Aslında görüşme takvimi yazılı değil ama yazılı. Birileri bunu belirlemiş ve ilk günü ile son gününü de liderlerin kulağına fısıldamış.

Sonunda iki lider, asgari müşterekte anlaşabilirlerse “Bakir veya Dul, Birleşik bir Devlet” kurulacak, anlaşamazlarsa “Nişan bozma ve Ayrılık” sonrası adada komşu iki devlet olacak ve yeni hayallere kapı açacak yeni tezgahlar masaya konacak.   

 

Cumhurbaşkanımız, “Politik Eşitliğin” prensip olarak kabul edilip edilmediğini ve var olup olmadığını sormalı Hristofyas’a.

Yanıt “Yoktur” ise zaten görüşmelere devam etmenin bir manası yok. Bizi bekleyen gelecek, “Dul” Kıbrıs Rum Cumhuriyeti içinde azınlık statüsünden öteye değil demektir.

Bunu için kahin olmaya da gerek yok.

“Politik eşit” olmadığınız yerde “Azınlıksınız” demektir.

 

Rumların anavatanı Yunanistan’ın Ana muhalefet partisi liderliğine oynayan Evangelos Venizelos’un Kıbrıs ile ilgili düşüncelerine göz atmak, bize perdenin arkasında nelerin piştiğini, bizimle yani Kıbrıslı Türkler ile ilgili, Rum ve Yunanlı dostlarımızın neler düşündüğünü çok güzel ortaya koyuyor.  

Anayasa uzmanı olan Venizelos özetle 24 Nisan 2004 tarihinde yapılan Annan Planı ile ilgili “Referandumun Kırmızı Çizgi” olduğu ve Kıbrıs konusunda bir dönüm noktası oluşturduğu görüşünde.  Adadaki Rum Yönetiminin BM ve AB üyesi olarak adadaki yegâne uluslararası tüzel kişilik olduğunu ve bunun da gözbebeği gibi korunması gerektiğini savunuyor. Buna ilaveten de Kıbrıs Rum Cumhuriyeti’nin uluslararası varlık olarak sahip olduğu büyük avantajların hiçbirini kaybetmemesi gerektiği inancında.

Yani yeni kurulacak bir devlete şimdiden “OXİ” (hayır) demek kararındalar. 

 

Rumlar, anavatanları Yunanistan ile birlikte ortaklaşa belirledikleri taktiğe göre, 23 Mayıs görüşmesinden sonra Haziran ayı içinde başlayacak görüşmeler süresi içinde, hedefleri Türkiye ve Talat üzerinde çeşitli merkezler kanalı ile baskılar kurdurup, iki bölgeli, eşit statüde iki devletten ve eşit haklara sahip iki halktan oluşacak “Partenojenez” yani “geçmişi olamayan yeni devlet” kurulması fikrinden vazgeçmelerini sağlamak olacak. Çözümü ise Kıbrıslı Türklerin KKTC’yi lav ederek azınlık statüsünde Kıbrıs Rum Cumhuriyetine katılmaları şeklinde düşünüyorlar. Bu nedenle de “Politik eşitlik” fikrini hiçbir platformda benimsemiyorlar ve benimsetmiyorlar.

 

Rumlar, ilk ve son defa olarak 12 Şubat 1977 tarihinde Denktaş-Makarios 1.ci Doruk antlaşmasında bu eşitliği kabul etmişlerdi. Ama daha aradan 24 saat bile geçmeden, her zaman olduğu gibi, Makarios imzasını inkar etmiş ve bu imzayı geçersiz kılacak davranışlar içine girmişti. Kyprianou ve ondan sonra gelenler de bu taktiği devam ettirdi.  

 

Hristofyas siyasi eşitlik ve çift taraflılığı kabul ediyor mu? AB ve Türk gözlemcilere göre bu konuda Hristofyas'ın net görüşünü ortaya koymadan yapılan görüşmeler biz çözüm istiyoruz karşı taraf istemiyor müzakereleri oluyor.

İşte AB ve Türk gözlemcilerin Talat ve Hristofyas arasında yapılan görüşmeler ile ilgili görüşleri:

''İlk önce Talat ve Hristofyas siyasi temel konular hakkında (siyasi eşitlik ve iki taraflık) üzerinde uzlaşması lazım. Görüşmelerin ilk etabı bu olmalı. İki kesimlilik, siyasi eşitlik gibi bu temel prensipler üzerinde anlaşma olmadan yapılan müzakereler boşuna zaman harcamadan başka bir şey değil.

Adadaki çoğunluk azınlığın siyasi eşitliğini kabul edecek. Rumlar bunu bugüne kadar hiç bir zaman kabul etmediler. Kıbrıs sorununun temeli bu. İki kesimlilik, siyasi eşitlilik kabul edilmeden hiç bir şey olmaz. Kıbrıs'ta temel sorun siyasi eşitlik. Bunlar kabul edilmeden Rumların öne sürdüğü yerleşikler, sorunun Türkiye'den kaynaklandığı iddiası veya adanın askersizleştirilmesi gibi konular çözüm istenmediğinin kanıtı.

Eğer iki lider siyasi konularda uzlaşırsa teknik konularda daha rahat çözüme (yerleşikler,adanın askersizleştirilmesi vs..) ulaşılır. Siyasi uzlaşı olmadan teknik konularda anlaşma zor oluyor. Burada esas amacın Hristofyas'ın açıkçası Rum tarafının Papadopulos zamanında üzerilerine aldıkları çözüm istemeyen taraf olma görüntüsünü Talat'a yüklemek olduğu anlaşılıyor.

Çünkü Rumlar daha müzakere masasına oturmadan yerleşik sorununu gündeme getiriyorlar, bunlar asıl tali konular. Amaç dikkatleri başka tarafa çekmek ve çözüme varılmasını dolaylı yollara saparak engellemek. Türk tarafındaki yerleşiklerden daha fazla Rum tarafında yerleşik var. Örneğin başını Rus, Sırpların çektiği 60 bine yakın insana Rum vatandaşlığı verilmiş durumda. 100 binin üstünde Yunan vatandaşı Kıbrıs vatandaşı olmuş durumda. Kıbrıs Rum tarafına yerleştirilen Yunan Pontus'lunun sayıları ise tam olarak bilinmiyor.

Ayrıca adanın askersizleştirilmesi konusu Annan planında ada askerden arındırılmıştı. Çok sayıda Yunan askeri Rum tarafında üslenmiş durumda. Rum ordusunu Yunanlı generaller idare ediyor.

Ledra'nın açılması iyi atmosfer yaratabilir ve siyasi müzakereleri kolaylaştırabilir ama çözüm değildir.

Kıbrıs sorunu İsrail-Filistin'den daha karmaşık. Kıbrıs'ta sınırlar belirlenecek. Toprak sorunu çözülecek vs... Burada iki kişi evlenecek nerede oturacaklar, malları ne olacak. Bunlar önemli sorunlar.

Papadopulos zamanında AB kurumlarında Kıbrıslı Türklere ve Türkiye'ye karşı sesli bir şekilde veto yapılıyordu. Hristofyas döneminde ise bu sesiz bir şekilde yürütülüyor. Politikada hiç bir değişiklik yok.

AB üyesi ülkeler ,AB kurumları ve Avrupa Parlamentosu siyasi gruplarına yönelik Rum tarafı Talat ve Türkiye jest yapsın diye lobi yapıyor. Rumlar hiç bir şey vermeden sadece Talat ve Türkiye'nin yapacağı jestlerle çözüm istiyor. Yani Annan planı olmaz, 8 Temmuz olacak. Bu anlayışla bir yere varılması zor gözüküyor