KIBRIS'TA TÜRK VARLIĞI VE VAROLUŞ MÜCADELESİ

Ata Atun

 

I.    Uluslararası Kıbrıs Sempozyumu

Kıbrıs Türk Kültür Derneği

12-23 Kasım 2008, Ankara

 

 

KIBRIS'TA TÜRK VARLIĞI VE VAROLUŞ MÜCADELESİ  

 

2003-2008 yılları arasında Tassos Papadopoulos'un sürdürdüğü "uzun vadeli çözüm" politikası aslında Makarios'un 1963-1967 yılları arasında uyguladığı politikadır[1]. 

 

Makarios Akritas planının uygulanamayacağını ve silah zoru[2] ile adanın tümü üzerinde egemenlik kuramayacağını anlayınca taktik değiştirmiş ve 1968 yılında "arzulanan değil mümkün olan çözüm"e yönelerek  "uzun vadeli çözüm" siyasetini uygulamaya koymuştu.

Düşüncesi şu temele dayanıyordu : "Artık hükümet bizim tekelimizdedir. Türk bakanlar yok. Kıb­rıslı Türkler, Kıbrıs Cumhuriyetinin sadece %5'inde yaşıyorlar. Kıbrıs Cum­huriyeti biziz. Böyle devam edersek ve Kıbrıs sorununu bitirmezsek -baş­kalarının bize dayatmaya çalıştığı 'kötü çözümleri' engellemek şartıyla hayallerimizi gerçekleştirebiliriz. Ya Yunanistan'la Enosis yapacağız ya da Kıbrıslı Türklerin azınlık olacağı bir Kıbrıs Rum devletine sahip olacağız. Türkiye bir gün uçurumun kenarında bulunacak, biz de onu aşağı iteceğiz" diyordu.

 

Adada tanınmış tek devleti yaşatmak ve sürdürmek doktrini bu şekilde başladı[3].

Papadopoulos'un izlediği politikayla Makarios'un 1974 öncesi izlediği politika arasında benzerlikler var. İkisinde de "kötü çözümlerden kaçınalım ve yeni fırsatların oluşmasını bekleyelim" mantığı söz konusu.

 

Papadopulos’un politik yaşamının kaderini belirleyen 24 Nisan 2004 Referandumunun üzerinden daha 4 yıl bile geçmeden, “Hayır” oylarının bedeli Papadopulos’a çok ağır ödetildi.

EOKA ve AKRITAS yapılanması içinde kod adı Defkalion[4] olan yılların aşırı sağcı politikacısı Papadopulos, son seçimlerde 24 Nisan 2004 Annan Planı referandumunun bedelini[5] ödeyerek seçimi kaybetti ama politikadan çekilmemek için de var gücü ile direniyor.

 

1.ci turun hemen sonrasında gerek 2'nci tura kalan Dimitris Hristofyas'ı aday çıkaran AKEL, gerekse de 1'inci turu en önde tamamlayan Ioannis Kasulidis'i aday gösteren DISY, parti bazında destek alabilmek için Papadopulos'un DIKO'su ile sıkı bir pazarlığa girdiler[6].

 

AKEL Papadopulos’a, Gambari sürecine sadık kalmayı, Annan Planı benzeri planları reddetmeyi, adada AB garantisi ve BM parametreleri içinde iki toplumlu, iki bölgeli Federal bir yapılanma için mücadele vereceğini ve Yunanistan ile uyum ve işbirliğini arttıracağına taahhüt eden yazılı bir metin verdi ve 24 Nisan 2004 Annan referandumunda, sadece 2 gece evvel “Hayır”a dönüştürdüğü % 38'lik oylarının da diyetini isteyerek DIKO’nun desteği ile seçimi kazandı.

 

Hristofyas’ın ilkeleri[7] içinde, Kıbrıs sorununun özünün “işgal ve istila” olduğunun anlaşılması için uluslararası toplumun, Rum tarafının tezleri konusunda bilgilendirilmesi, Kıbrıs sorununun çözüm ilkelerinde, yani Annan benzeri bir plan gelirse mevcut koşullardan herhangi bir indirim yapmamak, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını ve askersizleştirilmesini sağlamak, yabancı garantörlerin yani Türkiye’nin tek taraflı müdahalede bulunma hakkının ortadan kaldırılması için çalışmak, Rum göçmenlerin kuzeydeki mallarına geri dönüş hakkının garanti altına alınmasını sağlamak, kolonizasyona son vermek yani Türkiye’den gelen soydaşlarımızın geri gönderilmesi ve üniter Rum devletini faaliyete geçirebilmek için ekonominin ve kurumların yeniden birleştirilmesi taahhütleri var.

 

Yeni Cumhurbaşkanı Dimitris Hristofyas’ın Kıbrıs sorununun çözümü yolunda yeni kapılar açabileceği, yeni stratejiler belirleyebileceği hâkim birçok kişinin aklında.

Gerçekte Kıbrıs sorunu ile ilgili tüm ipler onun elinde mi?  

 

 Tarihini bilmeyen geleceğini belirleyemez” sözünden yola çıkarak, seçimi kazananın seçim meydanlarında neleri söylediğine, neleri vaat ettiğine ve hangi sözleri verdiğine bakarak, sonra da perdelerin arkasında kendisine siyasi destek verenlere neleri vaat ettiğine bakarak bundan sonraki uygulamalarını ve Kıbrıs sorununa yaklaşımını analiz etmek gerekiyor.

Zaten söylediklerinin ve vaat ettiklerinin aksini yapması artık olası bile değil. Hem kendisinin hem de temsil ettiği partinin sonu demek olur böylesi bir uygulama. 

 

Hristofyas’ın uygulayacağı dış politikanın aslında Papadopulos’un son 5 yıldır ve 1960 yılından beri uyguladığı politikadan pek bir farkı olmayacak. Aksi takdirde AKEL hem Kiliseyi karşısına alacak hem de vatan hainliği ile suçlanacak[8].

1985 yılında, dönemin AKEL Genel sekreteri Ezekias Papayuannu, arkasına politbüroyu alıp Red cephesine karşı çıkıp Glafkos Kliridis ile dayanışma içine girince AKEL’in oyları %30’lara düşmüş siyasetteki sırası da 3.cülüğe inmişti.

Hristofyas kesinlikle böylesi bir hatayı bir kez daha tekrarlamayacak.

 

Rumlar Yunanistan ile yaptıkları ortak çalışmadan sonra Kıbrıs konusunda, “Ya adanın hepsi, ya da Türkiye’nin zayıf bir anını yakalayan kadar KKTC’yi izolasyonlara boğmak ve Rum tarafının uluslar arası tanınmışlığa devam  kararını aldılar.

 

TALAT ve HRISTOFYAS ANLAŞABİLECEK Mİ?

 

Cumhurbaşkanı Talat, BM genel Sekreterinin adada çözüm havası koklarsa inisiyatif alabileceğini ve Kıbrıs Sorununun da kalıcı bir sonuca ulaşabileceği inancında. Kısaca “ya çözüm olur, ya da bölünmenin kalıcılaşması iyice sağlamlaşır” fikrine sahip. Kendisini çözüm isteyen ve birleşmeden yana bir kişi olarak görüyor ve öyle tanımlıyor.

Cumhurbaşkanı Talat programda, Kıbrıs Türk tarafının Kıbrıs sorununun çözümüne ilişkin politikasının belli olduğunu, çözüme temel olarak Annan Planının kabul edildiğini,  bütünlüklü müzakerelere başlamaya hazır olduğunu ve Kıbrıs Türk’ü üzerindeki izolasyonların da ancak bütünlüklü bir çözümün ardından tamamen kaldırılması gerektiğini söyleyerek temel prensiplerini ortaya koydu.

Bu düşüncesi aslında Türkiye hükümetine bir gönderme taşıyor. Türkiye’ye, sakın izolasyonlar kaldırılmadan limanlarını, Kıbrıs Rum bayraklı gemi ve uçaklara açma demek istiyor. Cumhurbaşkanı Talat, tam teşekküllü müzakerelerle sorunun kısa bir zaman dilimi içinde veya en geç 2009’un ortalarına kadar çözümünü istiyor. Belli ki tüm iyi niyetine ve barışçıl düşünce ve çabalarına karşın bu işin incir ipi gibi uzatılması, kendisini çok rahatsız ediyor.

8 Temmuz BM kökenli Gambari sürecine karşı değil ve bu sürecinin Annan Planı’nın alternatifi olmadığını da vurguluyor. Buna karşın çiçeği burnunda Rum Cumhurbaşkanı Hristofyas’ın, CB Talat gibi iyi niyetli ve iş bitirici düşüncede değil. Belki bu günlerde öyle ama kısa bir zaman sonra değişeceği kesin.  

Hristofyas’ın[9] Güney Kıbrıs’ta ve Yunanistan’da yayınlanan gazetelere verdiği beyanlar, sözcüsü Stefanu’nun, Dış İşleri Bakanı Markos Kiprianu’nun ve AKEL Basın sözcüsü Andras Kiprianu’nun yaptığı açıklamalar Rumların akıllarındakilerini ve çözüm yolunda düşündüklerini açıkça ortaya koymaktadır. Halktan, taksimi engellemek için yetki aldık, işgale ve kolonizasyona son vermek için Kıbrıs halkıyla birlikte yürüyeceğiz demesi, 20 Temmuz 1974 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetlerinin, 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası, Garantiler Antlaşması madde 4 uyarınca, uluslar arası hukuka ve antlaşmalara uygun olarak, Rumlar tarafından bozulan ve yok edilen 1960 statüsünü tekrar geri getirmek için adaya ayak bastığını kasten unutmuş olduğunu gösteriyor.

1966’da AKEL Genel kurulunda alınmış Enosis kararı[10] ile 1967 yılında Rum Meclisinde kabul edilmiş Enosis kararlarını kaldırmaktan hiç bahsetmeyen, “düzeni biz bozduk, 1960 anayasasını biz ihlale ettik ve 1 Ocak 1964 yılında da 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’nın geçersiz olduğunu biz ilan ettik” diyemeyen Hristofyas, son derece pişkin bir şekilde işgalden bahsetmektedir.

Kendi yönetimleri altında olan Güney Kıbrıs’ta 1963 yılından beri Kolonizasyon yaptıklarını göz ardı eden, şu anda yaklaşık 230,000 tane “Rum Yerleşiği” bulunan Hristofyas, utanmadan Türkiye’den gelen kardeşlerimizin geri gitmesi konusunda ısrarlı olurken, sayıları neredeyse 70 bini bulan Gürcistan’dan gelmiş sözde Pontus’lu Rum yerleşiklerin ve sayıları 100 bini geçmiş Yunanistan’dan gelen yerleşiklerin geri gitmesinden hiç bahsetmemekte.

Dimitris Hristofyas, dünkü açıklamasında Kıbrıs sorununun çözümü çabalarında temel dayanağının Yunanistan olduğunu ve hedefinin de Kıbrıs Rum tarafının Yunanistan ile halen çok sıkı olan ilişkilerini daha da güçlendirmek olduğunu dile getirerek, son sözü kimlerle söyleyebileceğini açıkça ortaya koyuyor.

DIKO ve EDEK’in vesayeti altında olduğunu söylemeyen, Yunanistansız adım atmayacağını da kendisi dile getiren Hristofyas, kısa bir zaman içinde Papadopulos gibi Cumhurbaşkanı Talat’ı muhatap kabul etmemek havalarına gireceğinin işaretlerini de veriyor bu sözleri ile. 

 

HRISTOFYAS’IN BARIŞ OYUNU

 

Daha müzakereler başlamadan, Hristofyas elindeki tüm siyasi gücü ve tanınmış devlet olma avantajını görüşmelerden zaferle çıkmak için seferber etmeye başladı.

 

Tek bir Hedefi var. Kıbrıs Türk halkını, 4 Mart 1964 tarihinde BM Konseyi kararı ile meşruluk kazanmış Kıbrıs Rum Cumhuriyeti adlı “Üniter Rum Devleti” içine azınlık olarak çekmek ve adanın tümüne sahip olmak[11].

 

Bu amaç doğrultusunda Yunan Hükümeti ile birlikte ve eşzamanlı olarak çaba sarfediyorlar. Yunanistan Dış İşleri Bakanı Bayan Theodora Bakoyanni’nin tam da beklentisi çok yüksek olan Kıbrıs Türk ve Rum liderleri  toplantısından bir gün evvel, Ankara ve Londra’ya mesaj göndermesi ve “Kıbrıs’ın Garantör devletlere gereksinimi yoktur. En güvenli ve büyük garantör Avrupa Birliğidir” demesi bu çalışmanın bir ürünü.

Hristofyas ve Bakoyanni politik oyunu kuralına göre oynuyorlar.

İstedikleri Türkiye’yi tamamen devre dışı bırakmak ve Kıbrıs adası ile ilgili tüm haklarını elinden almak. Türkiye’nin Lozan antlaşmasının 16.cı maddesinden kökenlenen Kıbrıs adası üzerindeki söz sahipliliği ile 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası Ek I. Garantiler Antlaşması[12] Madde 4’e göre elinde tuttuğu müdahale hakkını yok etmek, Garantör devlet statüsünden de çıkarıp atmak.   

 

GÜVENLİK VE GARANTİLER

 

Hristofyas, Türkiye’nin garantörlüğünü ve Kıbrıslı Türklerin güvenliğini tartışmaya açmak için elden geleni yapıyor ve AB’yi de bu konuda devreye sokmaya çalışıyor.

Hedefi hemen ve derhal AB’yi devreye sokmak ve birtakım ayak oyunları ile Türkiye’nin 1923 Lozan antlaşması Madde 16[13], 1959 Zürih ve Londra Antlaşmaları[14] ve 1960 Kıbrıs Anayasası[15] ile elde ettiği ada üzerindeki garantörlük hakkını ortadan kaldırmak veya en azından sulandırmak. Kıbrıslı Türklerin güvenliğini de AB şemsiyesi altına sokmak.

Hristofyas ısrarla Türkiye’nin Garantörlüğünü, adaya müdahale hakkını ve Kıbrıs Türk Barış Kuvvetlerinin adadaki varlığını istemiyor[16].

 

Bundan sonra Rumların her türlü oyun bozanlığına, “görüşmelerin kesilmesine Türkler neden oldu” suçlamalarına, Rum basınında Talat ve Türkiye aleyhine yazılara ve faaliyette olan tüm Rum kuruluşlarının AB ve BM’ye bu konuda yazacakları protesto mektuplarına hazır olmak gerekmektedir. Rumlar, Türkleri suçlamak için böylesi güzel fırsatları her zaman büyük bir ustalıkla yaratmış ve kullanmışlardır.

 

Rum ve Yunan politik stratejistlerinin saptadıkları uygulama, Talat-Hristofyas arasındaki müzakerelerin Türkiye-AB Müzakereler İlerleme Raporunun açıklanacağı Kasım 2009’a kadar sürdürmek[17] ve Kasım 2009’da açıklanacak -2009 yılı İlerleme Raporu ve Strateji Belgesi- evvelsinde Türkiye-AB müzakerelerinin sürdürülebilmesi için taviz koparmak amacı ile Türkiye’ye baskı yapmak.

Bu amaçla da sürekli olarak 1960 Kıbrıs Anayasası, Ek I Garanti Antlaşmasının bütünüyle kaldırılması veya sadece Garantör devletlere münferiden müdahale etmek yetkisi veren Madde 4’ün iptal edilmesi konusunu canlı tutarak Kasım 2009’a kadar taşımak.

 

Zaten bu öngörüyü sağlıklı bir şekilde analiz edebilmek için Hristofyas’ı tanımak ve Avrupa Birliğinin 2009 takvimine bakmak yeterlidir.

 

2009 yılındaki ilk önemli gelişmenin, 26 Şubat 2001 tarihinde imzalanan Nice Antlaşması’na göre 27 üye ülkede ilk kez 785 sandalye için Avrupa Parlamentosu seçimleri[18] yapılacak olmasıdır.

Burada önemli olan iki konu vardır.

1.cisi eğer Haziran 2009’dan evvel Kıbrıs’ta bir anlaşma olursa Avrupa Parlamentosunda “Birleşik Federal Kıbrıs Cumhuriyeti”ni 4 Rum ve 2 Türk AP milletvekili temsil edecektir. Eğer bu tarihe kadar bir anlaşma olmazsa, Kıbrıs’a ait 6 iskemlenin tümünü de 2014 yılına kadar Rumlar işgal edecektir.

Aynı oran ve temsiliyet, Avrupa Komisyonları için de geçerlidir.

 

2.cisi Avrupa Parlamentosundaki Başkanlık seçimlerinin her 2.5 yılda bir yapıldığı ve 2009 Haziran seçimlerinden sonra Başkanlık seçimlerinin yapılacağıdır.

 

3.cüsü ve en önemlisi de Kasım 2009’da, Türkiye-AB müzakerelerinin kaderini belirleyecek olan en sonuncu “İlerleme Raporu ve Strateji Belgesi”nin açıklanacak olmasıdır.

Bu raporun “En sonuncu” olması da ayrı bir mana ve önem taşımaktadır.

     

AB Konseyi Aralık 2006’da, Türkiye’nin, Ortaklık Anlaşması’na Ek Protokol hükümlerini tümüyle ve ayrım gözetmeden uygulamak yönündeki yükümlülüğünü yerine getirmemesi nedeni ile Türkiye’nin yükümlülüklerini yerine getirdiği Komisyon tarafından sabit olana değin Türkiye’nin Kıbrıs Cumhuriyeti’ne yönelik kısıtlamalarını ilgilendiren sekiz fasılda müzakerelerin açılmamasını ve herhangi bir faslın geçici olarak kapatılmamasını kararlaştırmıştır[19]. Buna ilaveten Konsey, 21 Eylül 2005 tarihli Deklarasyon kapsamındaki konuları izlemeyi kararlaştırmış ve bu çerçevede Komisyon’dan özellikle 2007, 2008 ve 2009 yılları olmak üzere yıllık raporlarında bu konuya yer vermesini talep ederek, bir de zaman limiti koymuştur.

8 başlıktaki müzakerelerin açılması için Türkiye’nin liman ve havaalanlarını Rum gemi ve uçaklarına açması beklenmektedir (“Üyelik Yükümlülüklerini Üstlenebilme Yeteneği” başlıklı 4’üncü bölüm). Ek Protokol’ün tam olarak uygulanması ile de müzakere başlıklarının tamamının kapatılması arasında bir koşulluluk ilişkisi kurulmuştur[20]. Bu husus, raporda liman ve havaalanlarının açılmasının daha öncelikli bir beklenti olarak belirlendiğine işaret etmektedir.

Konseyin bu kararında açık ve net olan, Komisyonun Kasım 2009 tarihinde açıklayacağı Kasım 2008-Ekim 2009 dönemini kapsayan Türkiye-AB Müzakereleri İlerleme Raporunu’nun son rapor olduğudur.

 

Hristofyas’ın Eylül başında İsveç’e gitmesinin nedeni de budur[21].

İsveç, Temmuz-Aralık 2009 döneminde AB Dönem Başkanlığı yapacak ve bu dönem içinde Türkiye-AB müzakerelerinin kaderini yeniden belirleyecek olan Türkiye’nin Ankara Protokolü konusundaki tavrı yeniden gözden geçirilecek ve Kasım ayında da Türkiye-AB Müzakereleri İlerleme Raporu açıklanacak. 

 

Rapor olumlu ise müzakereler devam edecek, olumsuz ise müzakereler kopacak veya müzakerelerin devam edebilmesi için Rumları memnun edecek ve koydukları şerhleri kaldırtacak bir ara yol bulunacak.

Türkiye’nin Garantörlük haklarından vazgeçmesi ve Türkiye’ye adada düzen bozulursa münferiden müdahale hakkı veren 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası, Ek I, Garanti Antlaşması Madde 4’ün kaldırılması, Rumları memnun edecek bir ara çözüm olarak masaya konabilir.    

 

BU GÖRÜŞMELER SON FIRSAT MI?

 

Uluslararası İlişkiler Profesörü Panayotis İfestos, 26 Nisan 08 tarihinde Simerini gazetesinde yayınlanan “İki Bölgeliliğe Hayır” başlıklı yazısında İki bölgeli çözüme ‘uyum sağlamamız’ için bizi ‘eğitecekleri’ söyleniyor. Ancak mümkün olan bazı şeyler ve mümkün olmayan bazı şeyler var. Örneğin Kıbrıs halkı etnik köken veya ırk doğrultusunda ikiye ayrılamaz (aynı sebepten dolayı başka hiçbir halk da) ve devlet etnik ırk açısından oybirliği ile alınan kararlar doğrultusunda yönetilemez. Bu, en kötü düşmanımıza bile temenni etmediğimiz bir sadomazoşizmdir.” diyerek hem çözümden ne kadar uzak olduğunu hem de yaşanan fırsatın hiç farkında olmadığını ortaya koyuyor.

 

DIKO’nun yayın organı olan Fileleftheros gazetesi, 28 Nisan 08 tarihinde “Partenojenez intihardır” başlıklı yorumunda ki bu yazı gazetenin baş editörü tarafından kaleme alınmıştır,  Ankara ve Talat kırmızı çizgileri çektiler ve bu çizgilerin arkasında siper alıyorlar. Gerek yapılan açıklamalardan, gerekse Türk yetkililerin yaptıkları temaslardan, onlara göre başlangıç ve bitiş noktalarının partenojenez olduğu anlaşılmaktadır. Yani yeni düzeni yaratacak olan iki kurucu devlete dayalı bir çözüm… Gerçekte Kıbrıs Cumhuriyeti’nin dağılmasını isteyen Lord D. Hannay’in fikri bilinmektedir. Bu mantığın kabul edilmesi intihar olacaktır.” diyerek hala daha Papadopulos’un “Üniter Rum Devleti” fikrinde ısrarlı olduklarını okuyucularına duyurmaktadır.

 

Bir başka önemli neden de 18 Nisan 2010 tarihinde yapılacak olan KKTC Cumhurbaşkanlığı seçimlerine[22] sadece 17 ay kalmış olmasıdır. Seçim propagandasının 6 ay öncesinden başlayacağı ve bu dönem içinde de bütün görüşmelerin ve önemli kararların buzdolabına konacağı nedeni ile geriye sadece 11 ayın kaldığı gerçeğidir. Yani bir sene gibi bir zaman dilimi.

 

CTP hükümetinin KKTC’yi içine düşürdüğü ekonomik sıkıntı ve zorlaşan hayat koşulları, Talat’ın bir kez daha seçilme şansını olumsuz etkileyecektir. Dokuz adayın yarıştığı 2005 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde daha ilk turda oyların yüzde 55,6'sını alarak seçilen Talat’ın 2010 seçimlerinde 1.ci turda seçilme şansı, bugünkü perspektife göre çok az.

 

Son neden ise KKTC Milletvekilliği seçimlerinin, 2006 Eylülünden beridir KKTC Meclisinde ve siyasi hayatında yaşanan sıkıntılar nedeniyle olası bir erken seçim kararıyla  daha evvel yapılmaması durumunda, normal parlamenter takvime göre 21 Şubat 2010 tarihinde yapılacağıdır. CTP hükümetinin 2005-2010 dönemi içinde gösterdiği mali ve politik başarısızlığın, seçimin sonuçlarını olumsuz etkileyeceği ve CTP’nin de bu seçimlerden en büyük parti olarak çıkmayacağı, daha bu günden herkesin diline doladığı bir gerçektir.

Oy kaybına uğramış CTP’nin adayı olarak seçime girecek olan Talat’ın, 2010 Milletvekilliği seçimlerinden iki ay sonra gerçekleşecek olan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, CTP oylarındaki düşüş nedeni ile küçümsenemeyecek bir oy kaybına uğrayacağı da matematiksel ve siyasi bir gerçektir.

 

Talat seçimleri kaybederse, yerine Cumhurbaşkanı seçilecek olan kişi de kesinlikle başka bir partiden, Kıbrıs konusuna farklı pencereden bakan bir partiden olacaktır.

 

2008 Şubat’ı sonrası ele geçen fırsat gerçekten “Son fırsat mı?”. Evet son fırsat.

Son Kullanım Tarihi” de 18 Ekim 2009. Yani bu günden itibaren tamı tamına 11 ay sonra bitecek.   

 

Prof. Dr. Ata ATUN

Yakın Doğu Üniversitesi ve SAMTAY VAKFI

 

 

 



[1] A.C. GAZİOĞLU, Kıbrıs’ta Soykırım Yılı 1964 ve Enosisin Ayak Sesleri. S.49-95 

[2] C. BAŞAR, Kıbrıs Gerçeğinin Bilinmeyen Yönleri, S.54

[3] M. SARICA ve diğerleri, Kıbrıs Sorunu, S.161, 162

[4] Makarios Druşiotis, Röportaj, Yeni Düzen 29 Mayıs 2005

[5] K.G. Över, Tassos Papadopulos Kıbrıs’ta Rumlar Vadisi, 2007,  S.76

[6] Filelefthoros, 18 Şubat 2008

[7] Filelefthoros, 19 Şubat 2008

[8] A. ÇAY, Kıbrıs’ta Kanlı Noel – 1963,  S.91

[9] Politis Gazetesi, 29 Şubat 2008

[10] Ata ATUN, Kıbrıs Siyasetine Akademik Bakışi Ağustos 2007,  S.85

[11] A. ÇAY, Kıbrıs’ta Kanlı Noel – 1963,  S.68

[12] Ata ATUN, Kıbrıs Antlaşmaları, Planları ve Önemli BM, AB Kararları (1571-1983) Cilt 1, sayfa 156

[13] S.L. Meray, Lozan Barış Konferansı, 1942 Çeviri, S.57

[14] Secretary of State for the Colonies, (Birleşik Krallık Hükümeti) Temmuz 1960, S.86, 88

[15] Secretary of State for the Colonies, (Birleşik Krallık Hükümeti) Temmuz 1960, S.91

[16] Haravgi Gazetesi, 6 Eylül 2008

[17] Kıbrıs Rum Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı açıklaması, 5 Eylül 2008

[18] Bakınızı Avrupa Birliği internet sitesi (http://europa.eu)

[19] AB Genel İşler ve Dış İlişkiler Konseyi’nin 11 Aralık 2006 tarihli, Türkiye’ye ilişkin almış olduğu karar.

   Bakınız (http://europa.eu)

 

[20] Ek Protokol, “Giriş” bölümü, madde 1.3. AB ve Türkiye Arasındaki İlişkiler. Bakınız (http://europa.eu)

[21] Simerini Gazetesi, 4 Eylül 2008

[22] KKTC Seçim ve Halk Oylaması Yasası 5/76